Bazı şehirler vardır ki sadece gidip görmezsin, sana karışır. Roma benim için tam olarak böyle bir yerdi. Daha ilk adımımı attığımda bunu hissetmem uzun sürmedi. İlk yurt dışı seyahatim, tek başımayım ve cebimde sadece dört günlük verilmiş bir vize… Ayaklarım ağrıyana kadar yürüdüm, bilmediğim sokaklarda kayboldum. Roma’nın o loş ışıklı sokaklarında, eski bir Fiat 500’ün yanında dururken ruhumun sanki biraz daha genişlediğini, kendime yer açtığını hissediyordum.
Vatikan Müzesi’nde Laocoön ve Oğulları heykelinin önünde durduğumda, bir mermerin bu kadar gerçekçi bir acıyı nasıl taşıyabildiğine hayret ettim. Garipsedim, çünkü o devasa acı duygusunun bile inanılmaz bir estetiği vardı. Başka bir salona geçiyorsun; altın işlemeler, geometrik kusursuzluk, insan elinden çıkmış ama insanı aşan bir ihtişam… Her detay farklı bir duyguya yer açıyor. Sütunlar yukarı doğru yükselirken başımı kaldırdığımda gördüğüm o freskler… Michelangelo o fırçayı sallarken ne düşünüyordu acaba? Sadece tanrısal bir şeyi mi anlatmak istiyordu, yoksa bizim gibi etten kemikten insanın bitmek bilmeyen mücadelesini mi? Sessizlik burada daha yoğun. Sadece oturan, telefonuyla kaydeden, durup öylece düşünen tonlarca insan… Kimse konuşmuyor ama herkes bir şey söylüyor.

Ben… Ben ise 27 yaşında, önümde koca bir hayat var gibi hissediyorum. Zihnimde tonlarca uğultu. Hayatım tüm karmaşası içinde aslında tek bir amacım olduğunu fark ediyorum; o da kendi özüme, o ham mermer hâlindeki saf hâle ulaşmak. Bu kadar büyük dehaların bile bir zamanlar genç, korku dolu ve tutkulu olduğunu bilmek içimi ısıtıyor. Bak, binlerce yıl geçti; bu binalar hâlâ burada, bu heykeller hâlâ acı çekiyor. Ama sen şu an buradasın; sorguluyorsun, hissediyorsun ve bu en az onlar kadar değerli.
Vatikan’ın duvarlarından çıkıp güneşe karışıyorum. Siyah gövdesine iliştirilmiş hasır sepeti papatyalarla dolu bir bisiklet kiralıyorum. Kulaklığımda “Mardy Bum” çalarken mutluluğun tam olarak bu an olduğunu hissediyorum. Sadece pedalı çevirdiğim o anda. Etrafımda küçük kafeler, kiliseler, yeşilliklerle çevrili ağaçlar, nehir boyunca uzanan yol, hafif esen rüzgâr… Roma’da yabancı olmak bile bir aidiyet hissi taşıyor.
Sonra yolum taşın, suyun ve heykelin buluştuğu yere düşüyor… Meşhur Trevi Çeşmesi. Suyun durmayan hareketi ve akışı, heykellerin donmuş ifadeleriyle muazzam bir tezat oluşturuyor. Ortadaki figür güçlü, kararlı ve etrafındaki figürler ona eşlik ediyor. Atlar, dalgalar, insan bedenleri… Hepsi bir bütün, bir hikâyenin parçası. Etrafı dilek tutan, paralarını suya fırlatan, hatta suyu içenlerle dolu… Belki geri dönmek için, belki unutmak için, belki yeni bir başlangıç için… Hepsi tek bir şeyin peşinde: Umut.

Ben ise parmaklarımı soğuk suyun içinde gizlice gezdirirken, hayatın o kadar da masalsı olmadığını yavaş yavaş anlamaya başladığım bir dönemde, sadece orada hiçbir şey istemeden durmanın ve tek olmanın verdiği o korkutucu özgürlüğü düşünüyorum. Müthiş iyi ama tedirgin.
Sen dilek tutuyor musun? Yoksa sadece izliyor musun? Ya da hiçbir anlam katmadan fotoğraf çekip yoluna devam mı ediyorsun? Belki de okuduğun bu yolculuk, bir yerden bir yere gitmek değil; bir hâlden bir hâle geçmek. İlk Vatikan’daki hüzünlü andan, o çeşmenin önünde durduğun ana kadar geçen süre…
Aslında senin içinden geçen bir yol. Başlangıçta bir duyguya dokundun, sonunda bir soruya… ve arada kendine.
Günün sıcaklığı yavaş yavaş çekilirken, Trastevere’nin ara sokaklarında yürüyorum ve kendimi bir dükkânın önünde, çok sık rastladığım o şaraba bakarken buluyorum.
“Sangue” diye başlayan ama devamını anlamadığım bir şeyler diyor dükkândaki adam yarı gülümseyerek.
İtalyanca bilmediğim için anlamadığımı söyleyerek merakla adama bakıyorum tabii. İngilizceye dönerek, “Şeytan Kanı olarak anarız bu şarabı,” diye tekrarlıyor. “Çok yoğundur. 70’lerde geleneksel çevrelerce çok yakıcı, asi ve baharatlı bulundu. O dönemde üretim teknikleri geleneksel sınırların dışına çıkamıyordu. Ancak Piero Antinori ailesi şarapçılığı farklı bir noktaya taşımak istedi. Bu, o dönem için oldukça radikal bir karardı. Çünkü bu yöntemler İtalyan şarap yasalarının dışına çıkıyordu.
O dönem yeterli ilgiyi görmedi ama şimdi, günümüzde en prestijli İtalyan şaraplarından biridir.”

Şişeyi yerine bırakıyorum ama hikâyesini yanımda götürüyorum. Denemek için değil de duymak için merak ettim belki de. Bir rafın üzerinde durup sana kendini anlatan, sonra seni yoluna devam ettiren bir rastlantıydı sanki o merak duygumun özü. İşte sanat burada, bir müzeden çıkıp bir şişe şarabın içine doluyor bir anda. Söylenilen ufacık bir sözde yeniden başlıyor.
Ve Roma’da her köşe başı, her bir kadeh ve her bir gölge bizi geçici olanın içindeki kalıcıyı bulmaya davet ediyor.
Dört gün bitiyor. Ayaklarım hâlâ ağrıyor, uykusuzum, içimde tuhaf, tatlı sert bir sızı…
Geriye dönüp baktığımda sadece o görkemli eserleri, binaları değil; saçlarımı savuran o ılık rüzgârı, içtiğim şarapların dilimde bıraktığı buruk tatları, Colosseum’un devasa karanlık gölgesini, ayaküstü tanıştığım harika insanları ve anıları, ayın incecik bir hilal olarak Tiber Nehri’nin üzerinde asılı kaldığı o büyülü geceyi görüyorum.

Ademin Yaratılışı Tablosundaki o iki parmağın birbirine değecek gibi olup değmemesi gibi, hayatımın her zaman bir “neredeyse”den ibaret olacağı hissi… o bitmek bilmeyen arayışıma benziyor.
Roma, teşekkür ederim. Kalbimi tutkuya, ruhumu daha fazla özgürlüğe hazırladığın için. Sen bir şehir değil, bir hissin ve ben o hislerin içinde hâlâ biraz sarhoşum.





