MÜZİK VE BEDEN FARKINDALIĞI

Sevgili müzik severler bu ayki köşe yazımda benim için çok kıymetli olan bir konuğu ağırlıyorum. Lise yıllarında yolumun kesiştiği 4 sene birlikte piyano çalıştığım sevgili hocam; Piyanist/Eğitimci Dr. Gülnur Ünlütürk.

Sevgili hocam bu davetimi kabul edip beni kırmadığınız için çok teşekkür ederim, sizinle çok kıymetli çalışmalarda bulunduk. Çalışkanlığınız, öğrenciye örnek oluşunuz ve müzikaliteniz beni hep etkilemiştir. Bugün burada sizin eski öğrenciniz ve meslektaşınız olarak müzik, müzik eğitimi, enstrüman eğitimi ve bedensel farkındalıklar üzerine bir söyleşi planladım.

Sevgili Gülnur Hanım, Gülnur hocam, benim hayatımdaki öneminiz ve sizden öğrendiğim kıymetli bilgiler bir yana piyano ile buluşmanızı ve kariyerinizdeki önemli gelişmeleri bir de sizden dinlemek isterim.

Öncelikle dergi köşende bana yer verdiğin için çok teşekkür ederim.

Piyano aslında hayatıma ben onu seçmeden önce girdi diyebilirim. Küçük yaşlarda evimizde bir piyano vardı ve doğal olarak onunla çok erken yaşlarda tanıştım. Zaman içerisinde bu merak, hayatımın merkezinde yer alacak bir mesleğe dönüştü. Liseden sonra müzik eğitimimi akademik olarak sürdürdüm ve Marmara Üniversitesi’nde piyano alanında eğitim aldım. Ancak benim için piyano eğitimi hiçbir zaman yalnızca doğru notalara basmak, teknik beceri kazanmak ya da bir eseri sahnede başarıyla seslendirmekten ibaret olmadı. Öğrencilik yıllarımdan itibaren hep “Bir insan piyano çalarken bedeninde ve zihninde aslında neler oluyor?” sorusuyla ilgilendim.

Bu merak zamanla akademik çalışmalarımın da yönünü belirledi. Yüksek lisans çalışmamda piyanoda gevşeme teknikleri üzerine yoğunlaştım. Yıllar içerisinde hem öğrencilerimle çalışırken hem de kendi piyanistlik deneyimimde şunu çok daha açık biçimde gördüm: Teknik gelişim yalnızca parmaklarla ilgili değil. Bedeninizi ne kadar iyi tanıyor, gereksiz kasılmaları ne kadar fark ediyor ve zihninizle bedeniniz arasındaki ilişkiyi ne kadar bilinçli kurabiliyorsanız, enstrümanla ilişkiniz de o kadar değişiyor.

Meslek hayatım boyunca öğretmenlik ve piyanistlik birbirini sürekli besledi. Öğretirken öğrenmeye, öğrendikçe yeniden sorgulamaya devam ettim. Piyano eğitimi üzerine kitap çalışmalarım oldu; farklı yaş ve seviyelerde çok sayıda öğrenciyle çalıştım.

Uluslararası müzik sınav sistemleriyle eğitimimi ve çalışmalarımı sürdürdüm. Fakat sanırım kariyerimdeki en önemli şey, hiçbir zaman “Artık oldum” dememek oldu.

Daha sonra müziğe başka bir pencereden bakmaya başladım ve doktora çalışmam beni Alzheimer hastalığı ile müzik arasındaki ilişkiye götürdü. Böylece yıllardır icracı ve eğitimci olarak içinde bulunduğum müziği bu kez bilimsel araştırmanın konusu hâline getirdim.

Bugün geriye baktığımda piyano ile başlayan yolculuğumun beni eğitimden beden farkındalığına, oradan müzik ve sağlık ilişkisine kadar taşıdığını görüyorum. Ama bütün bu yıllardan sonra hâlâ kendimi öğrenmeye devam eden bir piyano öğrencisi gibi hissediyorum. Çünkü müzikte gerçekten bir varış noktası olduğuna inanmıyorum. İnsan değiştikçe çaldığı müzik de değişiyor; bedeni, duyma biçimi, dokunuşu, hatta sessizliği algılayışı bile değişiyor.

Belki de piyano ile ilişkimi bugün en iyi anlatan cümle şu olur:

“Piyano benim için öğrendiğim bir enstrüman değil, hayat boyunca öğrenmeye devam ettiğim bir dil.”

Kariyerinizdeki adımları atarken anlatımınızdan görüyorum ki çalgı eğitiminde ve performans sanatlarındaki gevşeme-beden ilişkisi sizin için üniversite yıllarından beri ilgi alanı olmuş. Sizi bu noktada piyano ve beden farkındalığında buluşturan neydi? Siz ne zaman bu ilişkinin önemini farkettiniz?

Aslında bu ilişkiyi önce teorik olarak değil, kendi bedenim üzerinden fark ettim. Piyano eğitiminde uzun yıllar boyunca doğal olarak parmak tekniğine, doğru nota basmaya, hıza, artikülasyona, nüansa ve eserin yorumuna odaklanıyoruz.

Fakat bir noktadan sonra şunu sorgulamaya başladım: Aynı şeyi yapmaya çalıştığım hâlde neden bazı günler piyano başında kendimi son derece özgür hissederken bazı günler aynı pasajlarda zorlanıyorum? Neden teknik olarak bildiğim bir hareket bazen çok rahat gerçekleşirken bazen bedenimde gereksiz bir mücadeleye dönüşüyor? Üniversite yıllarımda bu sorular benim için giderek daha önemli hâle geldi. Özellikle zor eserler üzerinde çalışırken yalnızca parmakların değil; omuzların, sırtın, boynun, kolların, nefesin, hatta piyanonun karşısında nasıl oturduğumuzun bile çıkan sesi etkilediğini fark etmeye başladım. Sonra çok temel ama benim için önemli bir düşünce oluştu: Piyano çalan yalnızca ellerimiz değil, bütün bedenimiz. Bir hareketi gerçekleştirmek için gerçekten ne kadar kas gücüne ihtiyacımız var? Hangi kasların çalışması, hangilerinin ise serbest kalması gerekiyor? Bir pasajı çalarken neden omuzlarımızı kaldırıyoruz, çenemizi sıkıyoruz ya da nefesimizi tutuyoruz? Üstelik çoğu zaman bunları yaptığımızın farkında bile değiliz. Benim “gevşeme” kavramına ilgim de tam burada başladı. Fakat zaman içerisinde gevşemenin, çoğu kişinin düşündüğü gibi bedeni tamamen bırakmak olmadığını öğrendim. Piyano çalarken beden elbette aktiftir. Önemli olan, hareket için gerekli kasları kullanırken gereksiz kasılmaları ortadan kaldırabilmek; yani bedenin enerjisini ekonomik ve bilinçli kullanabilmektir. Bu merak daha sonra yüksek lisans çalışmamın da temelini oluşturdu ve piyanoda gevşeme teknikleri üzerine çalıştım. Fakat yıllar geçtikçe konu benim için “gevşeme” kavramının da ötesine geçti ve beden farkındalığına dönüştü.

Çünkü farkında olmadığımız bir gerginliği bırakamayız. Bugün öğrencilerimle çalışırken de önce onların kendi bedenlerini fark etmelerini sağlamaya çalışıyorum. “Şu anda omzun nerede?”, “Nefes alıyor musun?”, “Bu hareketi yapmak için gerçekten bu kadar kuvvete ihtiyacın var mı?” gibi çok basit sorular bazen teknik bir problemi saatlerce tekrar etmekten çok daha hızlı çözebiliyor. Ve belki en önemlisi, beden özgürleştiğinde yalnızca teknik kolaylaşmıyor; müzikal ifade de özgürleşiyor. Çünkü piyanoda ürettiğimiz ses, tuşa dokunduğumuz anda başlamıyor. O sesin yolculuğu zihnimizde başlıyor, bedenimizden geçiyor ve en sonunda parmaklarımız aracılığıyla tuşa ulaşıyor. Bu nedenle bugün piyano tekniğini yalnızca bir “parmak tekniği” olarak değil, zihin–beden–enstrüman arasındaki çok hassas bir iletişim biçimi olarak görüyorum.

Bir eğitimci ve müzisyen olarak bana da çok sorulan sorulardan birini size de yöneltmek isterim. “Piyano bir mekanik çalgı, tuşlara bassa bir ses çıkıyor peki bu noktada bu kişilerin çıkardığı sesler ne ve neye göre ayrım gösteriyor?

Bu gerçekten çok güzel bir soru. Evet, piyano mekanik bir çalgı. Bir tuşa bastığınızda mekanizma harekete geçiyor, çekiç tele vuruyor ve sonuçta fiziksel olarak bir ses oluşuyor. Dolayısıyla ilk bakışta “Aynı tuşa basıyorsak aynı ses çıkması gerekmez mi?” diye düşünülebilir. Ama müzik tam da burada mekanik olmaktan çıkıp insana ait bir şeye dönüşüyor. Çünkü biz piyanoda yalnızca hangi tuşa basacağımıza karar vermiyoruz; o tuşa nasıl ulaşacağımızı, ne kadar hızla dokunacağımızı, sesin nereden gelip nereye gideceğini ve bir sonraki sesle nasıl ilişki kuracağını da belirliyoruz. İki piyanist aynı piyanoda, aynı eseri, aynı notalarla çalabilir ve ortaya birbirinden tamamen farklı iki yorum çıkabilir. Bunun bir bölümü tuşa aktarılan hareketin niteliğiyle ilgilidir. Parmakların, elin, bileğin, kolun ve aslında bütün bedenin koordinasyonu; ağırlığın kullanımı, hareketin hızı ve zamanlaması çıkan sesin dinamik karakterini etkiler.

Fakat bana göre asıl fark tek tek seslerden çok, sesler arasındaki ilişkide ortaya çıkar.

Çünkü müzik tek bir notadan oluşmuyor. Bir sesin diğerine nasıl bağlandığı, cümlenin nereye doğru ilerlediği, nerede nefes aldığı, zamanın nasıl kullanıldığı, nüansların nasıl şekillendirildiği, pedala nasıl dokunulduğu… Bütün bunlar piyanistin müzikal düşüncesini ortaya koyuyor.

Bir de işin çok önemli bir başka boyutu var: Piyanist daha tuşa dokunmadan önce nasıl bir ses duymak istediğini zihninde oluşturuyor. Ben öğrencilerime de bunu anlatmaya çalışıyorum. Önce sesi zihninizde duymalısınız. Çünkü nasıl bir ses istediğinizi bilmiyorsanız, bedeninizden onu üretmesini de isteyemezsiniz. İşte burada beden farkındalığı tekrar devreye giriyor. Gereğinden fazla kasılmış bir beden ile özgür ve koordineli hareket eden bir bedenin enstrümanla kurduğu ilişki aynı değil. Beden ne kadar bilinçli kullanılırsa piyanistin zihninde tasarladığı sesi enstrümana aktarabilme olanağı da o kadar artıyor. Ama bütün bunların ötesinde kişisel bir şey daha var: İnsanın yaşadıkları.

Yaşımız, deneyimlerimiz, sevinçlerimiz, kayıplarımız, dünyaya bakışımız ve hatta o günkü

ruh hâlimiz müziği algılayışımızı değiştiriyor. Yirmi yaşında çaldığımız bir eseri elli yaşında

aynı şekilde çalmıyoruz. Notalar aynı, piyano aynı, hatta parmaklarımız belki aynı hareketleri yapıyor; ama biz aynı insan değiliz. Bu nedenle bana göre piyanistin “tuşesi” yalnızca parmak ucunda oluşan fiziksel bir özellik değildir.

Zihnin, kulağın, bedenin, müzikal birikimin ve yaşam deneyiminin birleşerek sese dönüşmesidir.

Belki sorunun cevabını tek bir cümleyle şöyle verebilirim:

Piyanoda tuşa herkes basabilir; ama o tuştan müzik çıkarabilmek, insanın zihnini, bedenini ve duygusunu aynı anda enstrümana aktarabilmesidir.

Müzisyen olmak bedeni birçok açıdan ele almak aslında, iyi beslenmek, uyku, kemik, kas sağlığı… Peki birçok eğitim almış ve birçok kişiyle çalışmış biri olarak işin bu kısmına değinen eğitmenler çok yok galiba? Sanat eğitimi verilirken beden farkındalığı bir nevi kendine iyi bakma konusu da ele alınmalı mı sizce?

Kesinlikle ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Hatta bugün geriye dönüp kendi eğitim yıllarıma baktığımda, keşke bize enstrümanımızı tanıttıkları kadar bedenimizi de tanıtsalardı

diyorum. Çünkü bir müzisyen için beden, aslında ilk enstrümandır. Piyano benim dışımda duran bir enstrüman olabilir ama ona ulaşmamı sağlayan araç bedenimdir. Ellerim, kollarım, omurgam, kaslarım, eklemlerim, nefesim ve sinir sistemim… Bunların tümü performansın bir parçasıdır.

Buna rağmen geleneksel çalgı eğitiminde uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak “daha çok çalışmak” üzerine kurulu bir anlayış hâkim oldu. Bir pasaj olmuyorsa daha fazla tekrar et, teknik yetersizse daha fazla egzersiz yap… Oysa bazen sorun çalışma süresinin azlığı değil, bedenin yanlış ya da gereğinden fazla kullanılmasıdır. Yanlış bir hareketi yüzlerce kez tekrarlamak bizi geliştirmek yerine o yanlış hareketi bedenimize daha güçlü biçimde öğretebilir. Üstelik müzisyenlik uzun soluklu bir meslek. Saatlerce aynı pozisyonda çalışıyoruz ve son derece küçük, hassas hareketleri binlerce kez tekrarlıyoruz. Buna sahne stresi ve performans kaygısı da eklendiğinde bedeni korumak bir lüks değil, mesleğin sürdürülebilirliği açısından bir gereklilik hâline geliyor. Bu nedenle sanat eğitiminin içerisinde anatomiye ilişkin temel bilgilerden doğru çalışma alışkanlıklarına, uyku ve dinlenmeden beslenmeye, nefes farkındalığından kas ve eklem sağlığına kadar pek çok konunun yer alması gerektiğine inanıyorum. Benim için yoga ile tanışmak da bu düşüncenin devamı oldu. Yıllardır piyano üzerinden sorguladığım beden-zihin ilişkisini bu kez çok daha geniş bir perspektiften deneyimlemeye başladım. Yoga bana yalnızca esneklik ya da güç kazandırmadı; bedenimi dinlemeyi öğretti. Nerede gereğinden fazla çaba gösterdiğimi, nerede nefesimi tuttuğumu, nerede bedenimin verdiği sinyalleri görmezden geldiğimi daha iyi fark etmeye başladım. İlginç olan, bütün bunların piyano çalışıma da yansımasıydı. Fakat burada beden farkındalığını yalnızca fiziksel sağlık olarak görmemek gerektiğini düşünüyorum. Kendine iyi bakmak; gerektiğinde durabilmek, dinlenebilmek, sınırlarını fark etmek ve zihinsel olarak da kendine alan açabilmektir. Çünkü yorgun, ağrıyan ya da sürekli stres altında olan bir bedenden özgür bir müzikal ifade beklemek çok gerçekçi değil. Öğrencilere bu nedenle yalnızca “Nasıl çalıyorsun?” diye değil, zaman zaman “Çalarken kendini nasıl hissediyorsun?” diye de sormamız gerektiğine inanıyorum. Belki sanat eğitiminde eksik kalan noktalardan biri tam olarak bu: Öğrenciye yalnızca enstrümanına iyi bakmayı değil, o enstrümanı çalacak olan insana da iyi bakmayı öğretmek. Çünkü bir müzisyenin sahip olduğu en kıymetli enstrüman, aslında kendi bedenidir.

Benim Lise yıllarımdan tanıdığım bir Gülnur Hoca var çok çalışkan her zaman azimli, müziğin hayat gibi hep akışta ve bitmeyen bir serüven olduğunu öğrencilerine hissettiren. Sizin Mozart “La minör Sonat” çalışmalarınızda özellikle kalıp sayfalarınızı çevirmekten mutluluk duyardım. Çünkü bilmenin ve sanatta olma halinin hep gelişen bir süreç olduğunu da kendi öğretmenimden görmek bana da çalışma azmi verirdi. Ama sonra bir Gülnur Hoca daha var ki resmen yeniden küllerinden doğdu o da Yoga ile mi oldu acaba?

“Küllerinden doğmak” çok güzel bir ifade… Ama sanırım ben bunu biraz “kendime yeniden dönmek” olarak tanımlardım. Senin lise yıllarından tanıdığın Gülnur Hoca gerçekten çok çalışıyordu. Hâlâ da çalışıyor. Öğrenmeye karşı duyduğum merak ve heyecan hiç değişmedi. O yıllarda da öğrencilerimin karşısına yalnızca bildiklerimle değil, öğrenmeye devam eden bir öğretmen olarak çıkmanın çok kıymetli olduğuna inanıyordum. Senin benim piyano çalışırken sayfalarımı çevirdiğini ve bunun sende böyle bir iz bıraktığını şimdi senden duymak ise benim için ayrıca çok duygusal. Çünkü öğretmenlik biraz da böyle bir şey galiba. Bazen öğrencimize söylediğimiz bir cümlenin, yaptığımız küçük bir hareketin ya da hiç farkında olmadan sergilediğimiz bir davranışın onun hayatında nasıl bir yere dokunduğunu yıllar sonra öğreniyoruz. Peki sonra ne değişti?

Belki uzun yıllar boyunca hayatı biraz “yapılacaklar” üzerinden yaşadım. Çalışmak, öğretmek, öğrenmek, yeni hedefler koymak, o hedeflere ulaşmak… Akademik hayat da müzik gibi sizden sürekli emek ve disiplin istiyor. Bunların hepsini çok severek yaptım ve hâlâ yapıyorum. Ama zaman içerisinde yalnızca zihnin ve başarının peşinden giderken bedenin ve ruhun sesini de duymak gerektiğini fark ettim. Yoga sanırım tam da bu noktada hayatıma girdi. Başlangıçta onu daha çok fiziksel bir çalışma olarak görüyordum. Fakat zamanla yoganın bana kazandırdığı en önemli şeyin esneklik olmadığını fark ettim. Bana yavaşlamayı, bedenimi dinlemeyi ve anda kalmayı öğretti. Aslında ne kadar ilginç; yıllardır piyanoda öğrencilerime gereksiz kasılmaları bırakmayı, hareketin içinde özgürleşmeyi anlatırken yoga bana aynı şeyi yaşamın içinde göstermeye başladı. Her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığımı, bazen bırakmanın da bir güç olduğunu, bedenin verdiği küçük işaretleri duymanın önemini ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin hayatındaki diğer bütün ilişkileri etkilediğini daha iyi anlamaya başladım. Ama eski Gülnur ile yeni Gülnur’u birbirinden ayırmıyorum. Bence biri diğerini doğurdu. O çok çalışan, merak eden, sürekli öğrenmek isteyen kadın hâlâ burada. Sadece bugün onun yanında bedenini daha fazla dinleyen, kendine daha fazla alan açan ve hayatın yalnızca hedeflere ulaşmaktan ibaret olmadığını bilen başka bir Gülnur da var. Belki de yaş almak insana bunu öğretiyor: Kendinden vazgeçmeden değişebilmek.

Üstelik bu değişimin müziğime de yansıdığını düşünüyorum. Bugün bir esere baktığımda yalnızca “Bunu nasıl daha iyi çalarım?” diye düşünmüyorum. “Bu müzik bana ne söylüyor, ben bugün ona ne söyleyebilirim?” diye de düşünüyorum.

Dolayısıyla sorunun cevabı evet; yoganın bu dönüşümde çok önemli bir yeri var. Ama sanırım beni yeniden doğuran yalnızca yoga değil; yaşadıklarım, müzik, öğrencilerim, akademik yolculuğum, karşılaştığım zorluklar ve hayatın kendisi.

Bugün geldiğim noktada müzikle yoga arasında da çok güçlü bir ortaklık görüyorum. İkisinde de nefes var, ritim var, denge var, akış var; ama en önemlisi ikisinde de anda olmak var. Belki küllerinden doğmak dediğin şey de tam olarak budur: Başka biri olmak değil, yıllar içinde üzerimize eklenenlerin arasından kendimize biraz daha yaklaşmak.

Müziğin iyileştirici gücünden zaman zaman başka konuklarımla da bahsettiğimiz oldu. Alzheimer hastaları ve müzik bağlantısı üzerinden çok kıymetli bir doktora çalışmanız olduğunu biliyorum. Bu konuyu seçmeniz, bu esnada fark ettiklerinizi biraz sizden dinlemek isterim.

Bu soru benim için röportajın belki de en kişisel sorusu. Çünkü Alzheimer ve müzik üzerine yaptığım doktora çalışmasının çıkış noktası yalnızca akademik bir merak değildi; annemdi. Annemin Alzheimer hastalığıyla birlikte aslında hastalığı yalnızca dışarıdan gözlemleyen bir araştırmacı değil, onun günlük hayatın içinde bir aileyi nasıl etkilediğini yaşayan bir kız evlat oldum. Alzheimer çok zor bir hastalık. Zaman içerisinde sevdiğiniz insanın hafızasında, davranışlarında, çevresiyle ilişkisinde ve günlük yaşam becerilerinde değişiklikler olduğunu görüyorsunuz. Fakat bütün bu değişimlerin içerisinde beni çok etkileyen bir şey vardı: Müzik. Annem bazı şeyleri hatırlamakta zorlanırken geçmişinden tanıdığı, sevdiği müziklere hâlâ tepki verebiliyordu. Bazen bir şarkı başladığında yüz ifadesinin değiştiğini, sakinleştiğini ya da o müziğin onda bir yerlerde hâlâ var olan bir anıya dokunduğunu hissediyordum. Bir müzisyen olarak bunun beni etkilememesi mümkün değildi. “İnsan birçok şeyi unutmaya başladığında müzik neden hâlâ ona ulaşabiliyor?” sorusu zihnimde giderek büyüdü. Bir süre sonra bu kişisel gözlem akademik bir soruya dönüştü. Ve doktora çalışmamda ileri evre Alzheimer hastalarında bireyselleştirilmiş müzik dinleme etkinliğinin bilişsel ve fonksiyonel durum üzerindeki etkilerini araştırmaya karar verdim. Çalışmanın benim için en önemli noktalarından biri “bireyselleştirilmiş müzik” kavramıydı. Çünkü herkese aynı müziği dinletmek yerine, kişinin kendi yaşam öyküsünde karşılığı olan müziklerin önemli olabileceğini düşünüyordum. Gençliğinde dinlediği bir şarkı, düğününde çalan bir müzik, ailesiyle ilişkilendirdiği bir melodi… Bazen birkaç dakikalık bir müzik, insanın yaşam öyküsünün çok eski bir yerine dokunabiliyor.

Araştırmamda 54 ileri evre Alzheimer hastasıyla çalıştım. Katılımcıları iki gruba ayırdık ve 12 hafta boyunca belirli aralıklarla bilişsel ve fonksiyonel değerlendirmeler yaptık.

Bireyselleştirilmiş müzik dinleyen grupta özellikle bazı bilişsel ölçümlerde kısa süreli olumlu değişimler gözlemledik. Elbette Alzheimer ilerleyici bir hastalık ve müziği hastalığı tedavi eden bir yöntem olarak tanımlamak bilimsel açıdan doğru olmaz. Ancak sonuçlarımız müziğin, özellikle kişisel geçmişle ilişkilendirildiğinde, bilişsel uyarım açısından dikkate değer bir araç olabileceğini düşündürdü.

Fakat araştırma sürecinde sayılardan ve istatistiklerden daha fazla aklımda kalan anlar da oldu. Bazen karşınızda sizinle çok sınırlı iletişim kurabilen bir insan oluyor ve tanıdığı bir müzik başladığında yüzünde küçücük bir değişiklik görüyorsunuz. Bir bakış, bir gülümseme, ritme verilen küçük bir tepki… Bir araştırmacı olarak bunları ölçmeye çalışıyorsunuz; ama bir müzisyen ve insan olarak bunun sizde bıraktığı etkiyi ölçmeniz mümkün değil. Bu çalışma bana müziğin yalnızca konser salonlarında ya da eğitim kurumlarında var olan estetik bir sanat olmadığını bir kez daha gösterdi. Müzik bazen insanın geçmişiyle bugünü arasında kurulabilen çok güçlü bir köprü olabiliyor. Ve sanırım benim için bu doktoranın en anlamlı tarafı da burada. Bir kız evlat olarak annemin hastalığı karşısında yaşadığım çaresizliği, bir müzisyen olarak yıllardır içinde yaşadığım müzikle ve bir akademisyen olarak bilimsel merakla bir araya getirebildim. Annemin hastalığını değiştiremedim. Ama onun bana düşündürdüğü bir sorunun peşinden giderek başka Alzheimer hastalarına ve onların ailelerine küçücük de olsa bir katkı sağlayabilecek bilimsel bir çalışma ortaya koymaya çalıştım.

Belki bu nedenle bugün müziğe eskisinden de farklı bakıyorum. Bazen insan bir ismi, bir tarihi, hatta kendisine çok yakın birini unutabilir; ama bir melodi, hafızanın ulaşamadığımız bir yerinde yaşamaya devam edebilir. Müziğin en büyük gücü belki de insanın hâlâ orada olan tarafına ulaşabilmesidir.

Sevgili Gülnur Hocam beni kırmayıp Sonbahar köşe yazımda yer aldığınız için çok teşekkür ederim. Bir nevi vefa teşekkürü gibi atfetmek istediğim bu seride yer aldığınız için çok teşekkür ederim.

Asıl ben sana çok teşekkür ederim. Bu röportaj benim için yalnızca mesleki yolculuğumu anlatabileceğim bir söyleşi olmadı; yıllar önce öğretmen–öğrenci olarak başlayan bir ilişkinin bugün bambaşka bir yerde yeniden buluşması oldu.

Bir öğretmen için sanırım en büyük mutluluklardan biri, yıllar sonra öğrencisinin hayatına güzel bir şekilde dokunabildiğini öğrenmek. Çünkü biz ders verirken hangi sözümüzün, hangi davranışımızın ya da birlikte geçirdiğimiz hangi küçücük anın öğrencimizin belleğinde kalacağını bilmiyoruz. Senin yıllar sonra o günlerden böylesine sevgiyle söz etmen ve beni bu “vefa” serisinin bir parçası olarak düşünmen benim için gerçekten çok kıymetli. Ama ben vefanın biraz da karşılıklı olduğuna inanıyorum. Öğretmen öğrencisine bir şeyler aktarırken öğrencileri de öğretmenlerinin hayatında iz bırakıyor. Ben de yıllar içerisinde öğrencilerimden çok şey öğrendim; onların gelişimine, kendi yollarını bulmalarına ve yıllar sonra kendi alanlarında üreten insanlar olmalarına tanıklık etmek mesleğimin bana verdiği en güzel hediyelerden biri oldu.

Bu söyleşi sayesinde ben de dönüp kendi yolculuğuma yeniden baktım. Piyanonun başında başlayan o küçük kızdan bugünkü öğretmene, müzisyene ve akademisyene uzanan yolda ne kadar çok insanın, öğrencinin, öğretmenin, müziğin ve yaşanmışlığın izi olduğunu bir kez daha fark ettim. Beni Sonbahar yazında böylesine içten bir yerden ağırladığın için ben teşekkür ederim.

Ve eski bir öğrencimle yıllar sonra hâlâ müzik, öğrenmek, değişmek ve hayat üzerine konuşabiliyor olmak, sanırım öğretmenliğin en güzel taraflarından biri. İyi ki yollarımız bir zamanlar müzikle kesişmiş, iyi ki bugün hâlâ aynı yolun farklı yerlerinden birbirimize ses verebiliyoruz.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

İlgili Yazılar

spot_img

GÜNCEL YAZILAR