PARİS


Fotoğraflarda görünmeyen ama şehre adımını attığın anda kendini hatırlatan o keskin soğuk…

Paris’in kuru ayazı daha ilk sabah yüzüme çarpıyor. Fırından aldığım sıcak kruvasan ve kahveyle yürüyorum. Elimdeki kruvasanın sıcaklığı parmaklarımın arasından yavaş yavaş kaybolurken ben de şehrin sabah telaşına karışıyorum.

Metroya inen basamaklardaki o nemli, eski taş kokusu; trenin raylarda çıkardığı tiz metal sesi ve kirli seramik duvarların arasında koşturan, yüzleri paltolarının yakasına gömülmüş insanlar…

Şehrin yalnızca kartpostallardan ibaret olmadığını, kendi yorgunluğunu ve griliğini de sırtında taşıdığını hissettiren ilk yer benim için hep o yeraltı istasyonları oluyor.

Çıkışta birbirine karışan o akıcı Fransızca tonlamalar eşliğinde Louvre’a doğru yürüyorum.

Binaların hizası, balkonların demirleri, birbirine benzeyen ama hiçbir zaman tamamen aynı olmayan cepheler… Sürekli bir film sahnesinin içine yanlışlıkla girmişsin hissi var.

Metroya indiğinde ise o film biraz dağılıyor tabi.

Louvre’a girdiğim an bütün bunlardan çok uzakta olduğumu sanıyorum. Müzenin içinde yönünü kaybetmek Paris sokaklarında kaybolmaktan daha kolay; her kapı başka bir salona, her salon başka bir yüzyıla çıkıyor.

O devasa koridorları adımlayıp Daru Merdivenleri’neyaklaştığımda, merdivenlerin tam tepesinde onu görüyorum: Nike of Samothrace.

MÖ 2. yüzyıldan kalan, bir deniz zaferini taçlandırmak için kayalık bir pruva üzerine yontulmuş o heykel…

Karşısında durduğumda adımlarım kendiliğinden yavaşlıyor.

Rüzgârın ve yüzyılların hırpaladığı bir mermer kütlesi; üzerindeki kumaş kıvrımlarıyla hâlâ fırtınaya karşı direnen, her an havalanacakmış gibi duran kanatlarıyla nasıl bu kadar canlı kalabilir? Aklım almıyor.

Bir zafer heykeli düşünün; yüzü yok, kolları yok, ifadesi yok ama duruşundaki güç insanın göğsünü sıkıştıracak kadar sahici.

Eksik olduğunu bildiğim hâlde gözümde eksik görünmüyor. Hatta bence müzedeki birçok kusursuz bedenden daha güçlü duruyor.

Tamamlanmamış olanın, eksik bırakılanın bu büyüleyici gücüne mest oluyorum…

Nike arkamda kalıyor, ben başka bir salona geçiyorum.

 Tonlarca salonda sanata doyarken, bir salon ötede Venus de Milo’nun önünde buluyorum kendimi bu sefer.

Kolları olmayan bu Afrodit tasviri, yüzyıllardır insanların güzellik, arzu ve kadın bedeni üzerine kurduğu bütün hayallerin merkezinde duruyor.

1820’de Melos Adası’nda bulunuyor, 1821’de Louvre’a geliyor. Hatta ilk geldiğinde eksik kollarının yeniden yapılması bile düşünülüyor ama eserin doğasını değiştirmemek için bundan vazgeçiliyor.

Üzerine teoriler üretilen, zarafeti tartışılan bir kadın bedeni…

İnsanlar etrafında toplanmış, kadının duruşundaki o hafif kıvrımı, yüzündeki mesafeli ifadeyi izliyor.İnsanın bakma ve bakılma arzusunu düşünüyorum o an.

Güzelliği tanımlama hırsımızı…

Venüs ise orada öylece, hiçbir yere yetişmeden duruyor.

Kusurun içindeki bu garip tamlık hissini geride bırakıp müzenin taş merdivenlerinden aşağı, yeniden şehrin soğuğuna iniyorum.

Müzeden çıkıp tekrar sokağa dönmek hoşuma gidiyor.

Bir salonda yüzyıllardır hakkında konuşulan bir heykelden etkileniyorsun; birkaç dakika sonra biri kaldırımda sigarasını eziyor, biri telefonda bağırıyor, biri kolunun altında baguettetaşıyor.

Hayat hemen sanatın omzuna dokunup, “Tamam, şimdi bana dön,” diyor. Ben de dönüyorum.

Bir bronz figürün yer aldığı vitrinin önünde gereğinden uzun duruyorum. Kendi içine kıvrılmış bedeniyle oluşturduğu form, köküne tutunmuş, sarsılmaz bir direnç gibi.. Hoşuma gidiyor.

Bir yerde adını doğru düzgün telaffuz edemediğim bir tatlıyı sırf güzel göründüğü için alıyorum.

Birkaç sokak sonra küçük bir vintage dükkânına giriyorum. Askılarda eski ceketler, çantalar, ayakkabılar…

Paris’te eski olan şeylerin sürekli yenisinin arasından görünmesini seviyorum.

Bazen girdiğim bir apartmanda ya da küçük bir mekânda gözüm doğrudan zemine gidiyor. Çizilmiş, rengi yer yer değişmiş, bastığında hafifçe ses çıkaran eski ahşap döşemeler… Kusursuz değiller.

Bir şeyin yaş aldığının saklanmaması bana güzel geliyor.

Seine Nehri’ni izleyerek ilerlerken adımlarım Pont des Arts’agötürüyor beni.

Eskiden köprü korkuluklarını tamamen kaplayan, ağırlıkları yüzünden parmaklıkları çökme noktasına getiren o meşhur kilitlerin bulunduğu yer.

Bugün köprüde eski fotoğraflarda gördüğümüz o binlerce kilit yok. Buradaki ilk metal köprü 1801’de inşa edilmeye başlanmış; bugünkü yaya köprüsü Louvre ile Institut de France arasında uzanıyor. Yıllar sonra dünyanın dört bir yanından çiftler buraya isimlerini yazdıkları kilitleri asmaya başlayınca köprü neredeyse başka bir anlama bürünmüş. Kilitlerin oluşturduğu ek yük yaklaşık 45 tona ulaşınca 2015’te korkuluklar cam panellerle değiştirilmiş.

İnsan neden sevdiği bir şeyi sonsuza kadar sabitlemek ister ki?

Aşkın kendisine mi güvenmiyoruz, yoksa geçiciliğine dayanamadığımız için bir nesneyle onu ikna etmeye mi çalışıyoruz?

Bugün bağlanmaktan, yanlış kişide fazla kalmaktan, özgürlüğünü kaybetmekten bu kadar korkan insanlarla doluyken dünyamız, birkaç yıl önce binlerce kişinin “sonsuza kadar” fikrini küçücük bir kilitle nehrin üzerine bırakmış olması garip geliyor.

Yürüdükçe yürüyorum. Hava hala soğuk. Biraz ileride bir çift görüyorum.

Seine kıyısında durmuş öpüşüyorlar. Arkalarında kule, yanlarından geçen insanlar…

Ben biraz uzaktan fotoğraflarını çekiyorum. Onlar beni fark etmiyor.

Paris’in “aşk şehri” olduğunu anlatmak için bundan daha büyük bir sahneye ihtiyacım olmadığını düşünüyorum. O büyük, biraz da yorucu imaj bazen iki insanın kimseye poz vermeden birbirine yaklaşması kadar basit bir şeye dönüşüyor.

Aslında şehir onlara hiçbir şey yapmıyor. Sadece arka planda duruyor.

Şehrin başarısı biraz da bu bence. İnsanların birbirine bakışına karışmadan onlara iyi bir fon vermesi.

Paris’in insanlara, hatta bana bile neden bu kadar romantik geldiğini orada biraz daha iyi anlıyorum.

Sanıyorum ki bunun tek bir sebebi yok. Şehrin üzerine yüzyıllardır birikmiş bir bakış var. Ressamların, yazarların, filmlerin ve birbirlerini burada bulup burada kaybeden insanların hikâyeleriyle o kadar çok katmanlanmış ki… Paris bir yer olmaktan çıkıp biraz da hayal gücünün ortak mülküne dönüşmüş.

İnsan bu şehre tek başına gelse bile büsbütün yalnız yürümüyor. Sanki herkes yanında kendi filmini, kendi eski aşkını, kendi gençliğini de getiriyor.

Belki seyahat etmenin verdiği özgürlüğün bir kısmı da budur. Başka biri olmak değil de, bir süreliğine kendin hakkında verilmiş bütün eski kararların sustuğu bir yerde bulunmak.

Kulaklığımı takıp kilometrelerce yürümeye devam ediyorum. Bir süre sonra haritaya bakmayı da azaltıyorum. Kaybolmak çok iddialı bir kelime belki ama nereye çıktığımı bilmeden yürümek hoşuma gidiyor.

Bir sokağın sonunda küçük bir kafe, diğerinde eski bir kitapçı, sonra hiçbir özelliği olmayan bir apartman kapısı çıkıyor karşıma.

Hiçbir özelliği olmayan şeyleri seviyorum. Burada yalnızca yürüyen biriyim. Bu anonimlik insana tuhaf bir alan açıyor.

Bazı istasyonlarda çantamı önüme alıyorum. Gece geç saatte vagonda etrafıma biraz daha dikkatli bakıyorum. Birkaç kez sokağı yanlış seçip gereğinden fazla sessiz yerlere çıktığımda kulaklığımın sesini azaltıyorum.

Paris güzel, evet; ama güzelliğinin sana karşı herhangi bir sorumluluğu yok.

Bazen kirli, bazen yorucu, bazen de tek başına dolaşırken içgüdülerini biraz daha açık tutmanı gerektirecek kadar güvensiz.

Akşam üstüne doğru ise şehir daha çok hoşuma gidiyor.

Kaldırımın kenarında oturuyorum. Önümde sürahiye doldurulmuş şarap. Çok özel bir masa yok, manzara yok, hazırlanmış bir an hiç yok.

Ama nedense o an zihnime yerleşiyor.

Şarabı sürahiden doldurup kaldırımda içmenin keyfini çıkarıyorum, insanlar önümüzden geçiyor, etrafımız Fransızca konuşan topluluklar ve kahkahalar, bakışmalar, bolca kadeh, sigara dumanıyla dolu.

Paris kendini en az Paris olmaya çalıştığı anlarda daha çok belli ediyor.

Sonrasında şehir merkezinde bulunan bir Jazz Bara gidiyoruz.

İçerisi karanlık, masalar birbirine yakın. Konuşmalar müziğin altında kayboluyor. Bir noktadan sonra saatin kaç olduğunu unutuyorsun. B.B King çalıyor. Burada herkes Pastis içiyor. Anason kokulu, sert bir Fransız içkisi.

Bizim rakımızın yerini tutmasa da, bir iki kadeh içiyorum. Bütün gün kilometrelerce yürüyen bedenim korkunç yorgun ama eve dönmek kesinlikle istemiyorum.

Eve doğru giderken Seine’in üzerinde teknelerin ışıkları kırılıyor, otomobiller ıslak asfaltta kırmızı çizgiler bırakıyor, sarı sokak lambaları binaların taş cephelerini yumuşatıyor.

Gündüz kalabalığın içinde hızlı hareket eden şehir, gece suyun çevresinde başka türlü ağırlaşıyor.

Paris’e “Işıklar Şehri” denmesi bugün kulağa turistik bir slogan gibi geliyor ama şehrin geceyle ilişkisi gerçekten eski. 1667’de Louis XIV döneminde çıkarılan bir düzenlemeyle Paris’in büyük bölümünü kapsayan sistemli bir kamusal aydınlatma kuruluyor; yüzyıllar içinde gaz ve elektrik de gecenin görüntüsünü değiştiriyor.

Yani Paris karanlığını çok uzun zamandır tasarlıyor aslında.

Aklıma Midnight in Paris ve Gil’in gece yarısı çanları çaldığında başka bir döneme sığınma arzusu geliyor.

Şehrin bazı yerleri bunu hatırlamaya zorluyor sanki sizi. Filmi hatırlamamak imkânsız. İzleyenler için 🙂

Yağmurlu kaldırımlar, sarı ışıklar, hafif eski görünen sokaklar… Sanki bir köşeden gerçekten 1920’ler çıkacakmış gibi.

İnsan başka bir dönemde yaşasaydı her şeyin daha güzel olacağını düşünmeden edemiyor.

Ben en çok hangi dönemde yaşamak isterdim diye düşünüyorum…

1920’ler, Hemingway’in kuşağı mı?

Yoksa 60’lar, Godard’ın sokağa taşan sineması mı? Peki sen?

Kocaman bir gülümseme alıyor yüzümü. Belki gülümsediğim şey o döneme gitmek değil, bir his.

Hatta belki hiç yaşamadığım bir duyguyu özlüyorum.

İnsan gerçekten geçmişi mi özlüyor, yoksa bugünün sıkıntılarından kaçmak için geçmişe daha güzel bir hikâye mi yazıyor?

Hiç yaşamadığımız yılları bu kadar kolay güzelleştirmemiz biraz garip çünkü değil mi?

Belki de hepimiz hayatımızın başka bir dönemini, orada gerçekten yaşamak istediğimiz için değil, o zamanların içinde kendimizin başka bir hâlini hayal ettiğimiz için özlüyoruz. Kim bilir…

Paris bu hayali besleyen bir şehir. Bundan eminim.

Gecenin sonuna doğru, adım adım Paris’ten ayrılma vaktim yaklaşıyor…

Romantik ama uslu değil. Güzel ama kusursuz hiç değil. Bir köşede insanı yıllar öncesine götürecek kadar zarifken, birkaç sokak sonra bütün o romantizmin üzerine sigara dumanı, korna sesi ve hafif bir karmaşa bırakabiliyor.

Bir tarafı kendini göstermekten hiç çekinmiyor, diğer tarafıysa kimsenin ne düşündüğünü pek umursamıyor. Sanırım bana tanıdık gelen ve Roma’dan daha fazla sevmeme sebep olan tarafı da bu oldu..

Çünkü ben de içimde birbirine pek benzemeyen şeylerin aynı anda var olmasını hep severim.

Güzel şeylere fazla kapılıp sonra onlardan sıkılmayı, tek başıma kalabalıklarda kaybolmayı ama sadece biriyle bağ kurup tamamen yalnızlaşmayı, bir gece saatlerce düşünüp başka bir gece kaldırımda şarap içerken hiçbir şeyi ciddiye almamayı…

Biraz romantik, biraz asi. Biraz geçmişe takılı, biraz da hiçbir yere ait olmak istemeyen.

Buraya gelirken bir şehir görmeye gelmiştim.

Dönerken ise neden bazı şehirlerde kendimi diğerlerinden daha çok kendim gibi hissettiğimi düşünüyorum.

Paris, teşekkür ederim. Bana başka biri gibi hissettirmediğin için.

Tam tersine, biraz daha kendim gibi hissettirdiğin için.

İlgili Yazılar

spot_img

GÜNCEL YAZILAR