Tasavvuf ve Aşk Üzerine

Tasavvuf ve Aşk Üzerine

 Bir kasabada zengin bir tüccar yaşarmış. Ölüm döşeğindeyken şu vasiyeti bırakmış:

 “Ben mezara konulduğum gün kim gelir ve bir gece benimle mezarda kalırsa, servetimin yarısını ona bırakacağım.”

 Adam öldüğünde, kasabadaki herkes bu vasiyeti konuşmaya başlamış. Fakat servetin yarısı bile olsa, kimse bu cesareti gösterememiş. Nihayet kasabanın en ücra köşesinde yaşayan bir hamal çıkagelmiş.

 “Ben kalırım.” demiş. “Zaten bir ipim, bir küfem var. Kaybedecek neyim var ki?”

 Cenazeden sonra, adamın yanına mezara konmuş.

 Karanlıkta içinden geçirmiş:

 “Sabah olunca kasabanın zenginlerinden biri olacağım. İyi ettim, bu cesareti gösterdim.”

 Tam o sırada gökten bir gürültü kopmuş.

 Melekler inmiş ve kendi aralarında şöyle konuşmuşlar:

 “Ölü olan zaten elimizde. Onu dilediğimiz vakit hesaba çekeriz.

Şimdi şu diri olana bakalım.”

 Hamal korkudan titrerken, melekler sormaya başlamış:

 “Ey falan oğlu filan! Şu küfenin ipini nereden buldun?

Satın mı aldın, buldun mu? Kaça aldın? Kimden aldın?

Aldığın kişiyi dolandırdın mı? Gerçek değerinde mi verdin ücretini?”

 Adam cevap verdikçe yeni sorular gelmiş.

Sabaha kadar ipin hesabını verememiş.Sabah olunca mezardan çıkarılmış. Akrabalar merakla sormuş:

 “Anlat bakalım, bir gece mezarda kalmak nasıldı?”

 Hamal titreyerek cevaplamış:

 “Aman, lanet gitsin! Servetinizi de zenginliğinizi de istemem!

Bir ipin hesabını sabaha kadar veremedim, o kadar malın hesabını nasıl veririm!”

 Ve işte hakikat bu kadar yalındır:

Ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın.

Ne kadar toplarsan topla, bir gün bırakacaksın.

Ne kadar yaşarsan yaşa, bir gün öleceksin.

Ne yaparsan yap, bir gün hesabını vereceksin.

 Bir sanatçının duvarına yazdığı şu cümle aslında her şeyi özetler:

 “Beden seks ister, kalp aşk ister, ruhun ihtiyacı sükûnettir.”

 Şekina ve Sükûnetin Sırrı

 Tora’ya göre Musa, Kızıldeniz’i geçtikten sonra kavmini kırk yıl çölde dolaştırır.

Gündüz onları beyaz bir bulut korur, gece ise bir yıldız.

Konuştukları yere bir toplanma çadırı dikerlerdi — Tabernacle.

Ve o çadırın içinde Ahit Sandığı bulunurdu.

 Sandığın içinde “Şekina” denilen bir nur gizliydi.

İslam âlimlerine göre, Şekina’ya doğrudan bakan kişi kör olur, sonra ölürdü.

Çünkü Şekina — İbranice kökü ŠKN olan kelimeden gelir;

Arapça’daki karşılığı “Sekine” dir: yani sükûn, huzur, dinginlik.

 Sandığın içinde sükûnet vardı.

Ve o sükûnet öylesine yoğun, öylesine hakikiydi ki gözleri kör ederdi.

Bu, Tanrı’nın sessizliğiydi. Boşluktu. “Hiçbir şey yokken Allah neredeydi?” sorusunun cevabıydı:

Amâdaydı.

Karanlıkta. Sessizlikte. Sükûnetin ta kendisinde.

 İnsanın Arayışı

 Peki insan bu sükûnete nasıl ulaşır?

Yaşamın amacı nedir? Para mı, mevki mi, sahip olmak mı?

Ne kadar sahip olsak da aslında neye sahip olduğumuzu hiç düşündük mü?

 İnsan mutlu olmak ister;

Para kazanır — mutlu değildir.

Araba alır — mutlu değildir.

Ev alır, sevgili bulur — yine mutlu değildir.

 Neden?

Çünkü arzu ile tatmin bir noktada buluştuğunda birbirini yok eder.

Yeni bir arzu yaratmak zorundasın — yaşama tutunmak için.

Ama her yeni arzu, yeni bir boşluk doğurur.

Ve işte o boşluk, insanın kalbindeki gizli siyah nokta — Süveydadır.

Kabalada buna “kalpteki siyah nokta” denir.

 İbn Arabî ve Maymonides’in söylediği gibi:

İnsan bu boşluğu dış dünyada değil, kendi içinde doldurmalıdır.

 Hamalın ipini hatırla — o ip bağlılığı simgeliyordu.

Bizler de malımıza, ilişkilerimize, fikirlerimize bağlanıyoruz.

Oysa insanın asıl bağlanması gereken şey kendisidir.

Kendi özündeki siyah noktaya dalmak gerekir.

 Bu, korkutucu bir yolculuktur.

Tek başına kalmak, bütün korkularınla yüzleşmek…

Ama hakikat budur:

 Ölürken bile elini tutan biri olsa da gözlerini kapattığında tek başınasın.

 O tek başınalığı kabul ettiğinde sükûnet doğar.

Bu, arzu edilerek değil, bahşedilerek gelir.

Ve işte o anda anlarız:

Sükûnet sandıktadır.

Karanlıkta, insanın kendi içinde, beyninin derinliklerinde.

Oraya inen kör olur, yanar, ölür… ama başka bir insana dönüşür.

 Aşk ve Dönüşüm

 Aşk — Arapça köküyle “aşaka”dan gelir; sarmaşık demektir.

İnsan kendini bulduğunda, kendine sarılır — tıpkı bir sarmaşık gibi.

Mevlevîlerin sema ederken kollarını birbirine sarması bundandır.

 Kemale ulaşmak, kendi bütünlüğünü bulmaktır.

Bu bir dönüşüm sürecidir:

Bir fikirden bir diğerine, bir hâlden diğer hâle.

Her defasında biraz daha soyunarak, biraz daha saflaşarak…

 Bu yolculukta eline bir kılıç alırsın.

Para, mevki, isim, kimlik — hepsini kesersin.

En sonunda yalnız sen kalırsın.

Ve Hz. Ali’nin çift ağızlı Zülfikâr’ı işte bu yüzden semboliktir:

Sonunda kendini de keseceksin.

Ölmeye razı mısın?

“Ölmeden önce ölmek” budur.

Bir yönüyle ölmek, diğer yönüyle dirilmektir.

 Aşk, insanın kendi acziyetine tanıklık etmesi ve o acziyet karşısında hayran kalmasıdır.

Aciz insan kâmil insandır.

 Ney’in Sırrı

 Bu acziyetin sembolü neydir.

Rivayete göre ilk kez Davut Peygamber ney üflemiştir.

Raks eder, ilahiler söylerdi — bu ilahiler “Zebur” yani Mezmurlardı.

Bugün Mevlânâ’nın Mesnevî’si de aynı manadadır — o da bir mezmurdur.

Mevlânâ meşrep olarak Davutîdir.

 Ney — hem sanat, hem dua, hem meditasyondur.

Bir ibadet biçimidir; hem zevk hem hikmettir.

 Kamışlıkta binlerce kamış arasından yalnız birkaçı “ney” olma potansiyeli taşır.

Her biri elenir, delinir, boşaltılır, üflenir…

Ve binlercesinden yalnız bir ney doğar.

Kâmil bir ney olması için nefes gerekir.

Dervişin nefesiyle birleştiğinde, o kamış artık “can bulur”.

 Mevlevîler dergâha giren her müride bir ney armağan ederdi —

kendine verilen bir sır gibi, bir mana tohumu gibi.

İlk başta çıkan ses çatlak olurdu; ama o ses “olgunlaşmanın” habercisiydi.

 Zamanla neyin rengi solar, sararır.

Neyi üfleyen dervişin de yüzü solar, benzi atar.

Çünkü ikisi de aynı yolculuktadır: yanarak arınmak.

 Ve bil ki, neyden ses yalnız bir nefesle çıkar:

“Hû” nefesiyle.

Bu, Hakk’ı işaret eder. “O”nu… bilinmez olanı, mutlak gaybı.

 Neyin yedi deliği vardır — bu, insan yüzündeki yedi delikle,

ve Kur’an’daki “Seb’ul Mesânî” (yedi ayet, yani Fâtiha) ile ilişkilidir.

Dokuz boğumu vardır — bu da insanın gırtlağındaki dokuz halkayı simgeler.

İçi boştur — çünkü insanın arınması gerektiğini, boşalması gerektiğini söyler.

Ney çalınmaz; ney üflenir.

Tıpkı Allah’ın Âdem’e ruhundan üflemesi gibi.

İşte o nefesle kainat can bulur.

Ve her üfleyişte, bir insan — yeniden doğar.

Son Söz

Tasavvuf, aslında bir sükûnet arayışıdır.

Aşk, bir yanma, bir ölme ve yeniden dirilmedir.

Ney, bu yanışın sesidir.

İp, bağlılıklarımızın sembolüdür.

Ve mezar, insanın kendi içidir.

Kim içindeki mezara inmeye cesaret ederse, orada Şekina’yı bulur: Sükûnetin, aşkın ve hakikatin nurunu.

İlgili Yazılar

spot_img

GÜNCEL YAZILAR