Kfer: köy demek
Nahum: merhamet demek
Aramice bir kelime.
Şu an Batı’daki kullanımı, bizim «arapsaçı» dediğimiz manada kullanılmakta. Her şeyin birbirine girdiği ve dolayısıyla düzensizliğin bir sembolü. Karmakarışık.
Kafarnaum, Hz İsa’nın cinlenmiş birine şifa verdiğine dair anlatımlar da var. Bu bir sembol de olabilir: düzensizliğin olduğu yerde delirme de olabilir manasında. Düzen aklın işidir/tanrının, düzensizlik ise kaosun/şeytanın işi.
Peki neden kafarnaum?
Çünkü bu konu aslında, yaşadığımız dünyanın halini gösteriyor ama belki bir sembol de olabilir, beni tanıyanlar semboller üzerinden konuştuğumu bilir.
Bu arada unutmadan şunu da söylemek istiyorum: Kafarnaum diye bir film de var, izlemenizi çok isterim. Biraz insanı sarsan bir hikaye ama olmalı…
İnsan dünyaya gelir ve temel ihtiyaçları olan yeme içme barınma ve biriktirmeyi giderdikten sonra fark eder ki hayatın başka bir anlamı olmalı, bu sefer karşısına bir sürü insan çıkar ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemeye başlarlar…dinler bunu yapar, cemaatler bunu yapar, tarikatler bunu yapar…
“Hayatınızı gerçekleştirin ve böylece cennete gideceksiniz” diyen birçok insan var.
Tabi bütün bunları çeşitli çeşitli yollar olarak görebiliriz: hepsi de bir inanç adına, bir din adına, bir peygamber adına… bu öğretileri veriyorlar.
İnsanlığı o kadar böldük ki, bir tek parça haline getirmek artık mümkün değil. Manevi rehberler geldi insana doğru yolu anlatmak için. Hepsi de birbirinden çok değerli insanlar idi. Bu rehberlerin öğretilerini kullanarak insanları manipüle etmek isteyen birçok sahtekar da çıktı. Sahte bir kar sunan diyelim. Maalesef en büyük sahtekarlıklar hep inançlar üzerinden yapılmıştır ve yapılmaya devam ediyor. Maneviyatın gerçek yüzünü anlatma vakti geldi diye düşünüyorum:
Sadguru’nun bir hikayesi var:
Yemyeşil bir vadide çok mutlu bir boğa yaşıyormuş, tek yaptığı şey otlanmakmış, sabahtan akşama kadar ot yiyormuş… bir gün o kadar dalmış ki bu zevkli işine kendisini ormanın içinde bulmuş. Ormanda yaşlı bir aslan yaşamaktaymış, tabi bu avının peşinden koşacak kadar güçlü değilmiş. Bizim boğayı görür görmez, vay ne kadar güzel bir et parçası demiş ve üstüne atlamış. Bütün boğayı yedikten sonra mutluktan büyük bir kükreme isteği gelmiş içinden. Kükremiş ama o sırada bir grup avcı onun sesini duymuş ve gizlenip onu öldürmüş.
Kıssadan hisse bu hikayenin manası şu:
Bu kadar saçmalıklarla doluyken ağzınızı açmamanız gerekir. Ama bu sahtekarlar o kadar saçmalıklarla dolu olmalarına rağmen yine de susmuyorlar. Manevi adanmışlık, bir kitaptan alınamaz, bir seminerde öğretilemez. Bu hayatın içine dalmak demek, kalbine ulaşmak demek. Kalbe ulaşmak ise hayatın detaylarına ulaşmak demektir.
Yaşamınızda hiçbir şey size açılmayacak siz ona dikkat kesilmediğiniz sürece. Yeterince odaklandığınız her şey size açılmak zorunda. Yaratılan ve Yaradan size açılır, yeter ki siz ona yeterli dikkati gösterin.
1900’lü yılların başında yaşamış bir Amerikalı iş adamının hikayesi var: Andrew Carnegie.
Bu adam çok zengin olduğunda devlet nasıl bu kadar zengin olduğunu araştırmış ve illegal hiçbir şey bulamamışlar. Nasıl bu servete ulaştınız demişler: “Ben dikkatimi sadece bir konuya 5 dk odaklayabiliyorum” demiş.
“Siz de bunu yapabilir misiniz?” Diyor.
Bunun üzerine devlet birçok deney yapıyor ve hiç kimse birkaç saniye dışında bir konuya odaklanamıyor.
Carnegie demiş ki, siz nasıl bu ülkeyi yönetiyorsunuz?
Bir konuya yeterince odaklanırsanız onun size açılmaması söz konusu değil. Hiçbir şey odağa dayanamaz. Varlığın yapısına ters. Yani maneviyatın işleyişi sadece yaşama odaklanmaktır. Odağınızı daha da derinleştirmek zorundasınız. Sonunda varlığın kendisi bile size açılır. Her makamda tevhide gelmek diyelim tasavvufi bir dil ile.
Esma, fiiller, sıfatlar ve zaat.
Bu manada ya hayatımızı sadece yeme içme ve gezme olarak beşeri bir yönden değerlendiririz ya da Yaradan’ın radarına girerek ve Onunla hareket ederek.
Böyle yaşamak manevi anlamda yaşamaktır, tersini düşünemem.
Herkes olduğundan daha üst biri olmak istiyor; ona ulaştığında daha üstünü istiyor ve böyle devam ediyor… daha üst daha üst… böylece insan sadece bir arzu, kendinden daha üst bir şey isteyerek ölüyor.
Öldüklerinde insanlar sadece gerçekleştirilmemiş bir arzu olarak ölüyorlar. Çok nadirdir kemale ulaşmış insan. Bir projenin başında arzu/istek iyi ama bu nihai olarak iyi olamaz. Nihai olarak/gaye olarak kemale gelmek/ tamamlanma olmalı.
Buradan kafarnauma dönersek; bize düzensiz gibi gelen bu dünya, batsın bu dünya derken:)
Her şeyi arzulayan bir varlık bu varlık ama isteklerine ulaşamamış bir varlıktır. Tatmin olamamış biri.
Çünkü hiçbir konu hakkında odağımız yok, bilgimiz yok, öğrenmek de istemiyoruz. Maymun iştahlıyız, buna da tadalım, şu da olsun, aman bu da olsun…
Tadımlık.
Tadımlık bir hayat ancak israf edilmiş bir hayattır. 5 yıldızlı hotellerdeki büfeler gibi: insanlar dolduruyor tabaklarını ve bitiremeyip bırakıyor…ve o tabak çöp oluyor.
Ne gerekiyor peki? Odaklanma dediğim şey, manadır. Anlam yok sadece ritüeller var. Seminerler var. Ve insanlar olduklarını düşünüyorlar iki seminerden sonra.
“Oldum diyen ölmüştür” der Şems.
Maneviyat Rabbin dilidir. Koddur. Çözülmesi gerekir. Ben bunun üzerinde duruyorum: çünkü insan ancak mana bulduğunda sakinleşecek, barışa erecek.
Arabanın arkasına “İslam barış dinidir” yazmış ama önündeki arabaya küfür ediyor. Kendisiyle kavgalı insan nasıl barışa davet etsin?




