GÜZEL OLMAK YETMEDİĞİNDE…
Bir sabah aynaya bakıyorsun. Yüzün orada. Sen de oradasın. Ama arada bir şey eksik gibi. Daha doğrusu biri fısıldıyor: Daha iyi olabilirsin.
Bir filtre. Bir krem. Bir işlem. Bir “ufak dokunuş”.
Yetmiyor.
Çünkü artık güzellik bir hâl değil, bir hedef. Hatta bitmeyen bir görev listesi.
Güzel Olmak Artık Neden Yetmiyor?
Bir zamanlar güzel olmak bir sıfattı. Şimdi ise bir proje. Sürekli güncellenmesi gereken, bakımı aksatılmaması gereken, geri kalınmaması gereken bir şey.
Susan Sontag yıllar önce şöyle demişti: “Kadın olmak, görünür olmaya mahkûm olmaktır.” Bugün bu görünürlük neredeyse 7/24.
Kamera açık.
Ayna hazır.
Karşılaştırma zaten otomatik.
Güzel olman yetmiyor çünkü artık senden daha güzeli bekleniyor. Ve o “daha” hiçbir zaman tam olarak tanımlanmıyor.
Bir gün kaşın, ertesi gün dudağın. Bugün doğal ama dolgun, yarın minimal ama belirgin.
“Doğal ol” diyorlar.
Ama tam olarak nasıl doğal olacağını da söylüyorlar.
Doğallık da Satılıyor Artık!
En ironik kısmı şu: Doğallık bile pazarlanıyor.
“Hiç belli olmuyor.”
“Çok fresh.”
“Sen gibisin ama daha iyisi.”
Roland Barthes olsa muhtemelen bunu bir mitoloji olarak tanımlardı. Çünkü doğallık artık bir doğa hâli değil, estetik bir kurgu.
Ve biz kadınlar, bu kurgunun bir tek başrol oyuncuları değil, aynı zamanda seyircileriyiz.
Hem kendimize bakıyoruz hem kendimizi eleştiriyoruz.
Naomi Wolf Güzellik Miti kitabında çok net söyler:
“Kadınlar güç kazandıkça, güzellik standartları sertleşir.”
Tesadüf değil.
Daha özgür oldukça, daha çok kontrol edilmeye çalışılıyoruz. Ve bu kontrol çoğu zaman bedenimiz üzerinden kuruluyor.
Çünkü bedenle uğraşan bir kadın, düşünmeye daha az vakit bulur.
Ve biz yıllardır aynada kaybolurken, zaman sessizce geçiyor.
Bir de şu var:
Artık sahip olduğumuz güzellik değil,olmamız gereken güzellik önemli.
Henüz ulaşamadığımız, ama ulaşmamız gerektiğine ikna edildiğimiz bir versiyon.
Bu yüzden yetmiyor.
Çünkü hedef sürekli yer değiştiriyor.
Virginia Woolf bugün yaşasaydı belki şunu eklerdi: “Kadının kendine ait bir odası yoksa, yüzüne ait bir huzuru da yoktur.”
Her şey biraz fazla gürültülü.
Belki de mesele daha az eklemek.
Bir şeyleri düzeltmek değil.
Bir şeyleri saklamak değil.
Biraz durmak.
Aynaya bakıp şunu demek:
“Ben şu an yeterliyim.”
Bu cümle küçük ama radikal.
Çünkü sistem bu cümleyi sevmiyor.
Simone de Beauvoir der ki:
“Kadın doğulmaz, kadın olunur.”
Belki de bugün şunu eklemek gerekiyor:
Kadın olunur ama her gün yeniden ve yeniden kendini seçerek.
Bir Hatırlatma olarak;
Güzellik bir yarış değil.
Bir yatırım hiç değil.
Bir hâl.
Bir ifade.
Bir ruh durumu.
Ve en önemlisi:
Kimsenin senden daha iyisini istemek gibi bir hakkı yok.
Güzel olmak zorunda değilsin.
Doğal olmak zorunda da değilsin.
Ama kendin olmak zorundasın.
Ve belki de en büyük lüks bu artık.
Filtrelenmemiş.
Düzeltilmemiş.
Gerçek.
Ve tam bu noktada küçük ama önemli bir parantez açmak gerekiyor.
Estetik dünyası başlı başına bir düşman değil.
Plastik cerrahi, dermatoloji, bakım ritüelleri…
Bunların hepsi bir ihtiyaçtan, bir arzudan, bazen bir iyileşme hâlinden doğuyor.
Bedenle kurulan ilişki bazen onarmak ister.
Bazen tamamlamak.
Bazen sadece daha iyi hissetmek.
Sorun burada değil.
Sorun, bu dünyanın bize tek bir doğruyu dayattığı yerde başlıyor.
Sorun, seçimin bizden alındığı anda.
Çünkü estetik, ancak seçildiğinde özgürleştirir.
Ancak “yapmalıyım”dan değil, “istiyorum”dan doğduğunda sahicidir.
Otantik olan; hiç dokunmamak da olabilir, bir dokunuşu kendin için istemek de.
Alkış, ne en doğal olana ne de en pürüzsüz olana.
Alkış, kendini tanıyıp karar verene.
Aynaya bakıp şunu diyebilene:
“Bu benim bedenim. Bu benim yüzüm. Ve bu seçim bana ait.”
Çünkü en gerçek güzellik,
hangi tarafta durduğunu bilmekten geçiyor.
Ve evet, bazen güzellik bir müdahale ister.
Ama her zaman özgürlük ister.
MELİS ÖZCAN / OCAK 2026




