Bu satırları yazmaya başlamadan önce kendime sordum: “Acaba yaşadığım bu yolculuğu, kalemimin ucundan dökülen sözcüklerle, o anlara layık şekilde anlatabilir miyim?” Çünkü bu sadece bir yürüyüş değildi… Bu, toprağın hafızasında sakladığı binlerce yıllık sırlarla yüz yüze geldiğim bir zaman yolculuğuydu.
Doğayla baş başa kalmak, bir ormanın gölgesinde düşüncelere dalmak, açık havada yürümek… bunlar zaten hayatımın olmazsa olmazlarıydı. Ama Likya Yolu? O başka bir şeydi. Geçen yıl yine bir kısmını Serdar’la yürüdüğümüz bu yolun bu seneki kısmında adeta bir tarihsel romanın içine düşmüştüm. Kaş’tan başlayıp Demre’ye kadar uzanan bu rotada, her adım beni geçmişe biraz daha yakınlaştırdı. Sabahları saat dokuzda başlayan yürüyüşler, akşam beşe kadar sürdü. “Çadır kurduk, gece yıldızlarla sarmaş dolaş uyuduk” demek isterdim ama dürüst olacağım: Her günün sonunda sevgili arkadaşımız bizi alıp Kaş’taki rahat otelimize götürdü. Medeniyetten çok da uzaklaşmadık, ama ruhumuz bir hayli yol aldı.

Yürürken yol üstünde rastladığımız küçük yörük işletmelerinde öğle molaları verdik. O yemekler… belki açlıktan, belki de samimiyetinden öyle güzeldi ki, tabakta kalan son zeytini almak için neredeyse yazı tura atacaktık. Zaman zaman patikalar öyle dikleşti, taşlar öyle hırçınlaştı ki kendimi bir dağ keçisi gibi hissettim. (Gerçi benim dizlerim onlarınki kadar sağlam değil, her inişte inceden bir “of” yankılanıyordu dağlarda.)
İlk gün rotamız, Kaş merkezden başlayıp “Uyuyan Dev” tepesine uzandı. Zirveye vardığımızda Kaş ayaklarımızın altında seriliydi. Ve orada, doğanın tam kalbinde, bir filtre kahve molası verdik. Evet, kahveyi dağa taşıdık! Çünkü bazı mutluluklar doğanın da ötesinde bir lüksü hak ediyor. Rüzgârın hafifçe savurduğu kekik kokusu kahveyle buluşunca, sade bir yudum bile insanın içine işliyordu. O an… işte o an ömrüm boyunca hatırlayacağım bir dinginlikti.

Zirvede, manzaraya dalmışken arkadaşım Batu, tarihin derinliklerinden bir hikâyeyle ortamı daha da büyülü hale getirdi. I. Dünya Savaşı’nda, Kaş’tan Meis Adası’na demirleyen İngiliz uçak gemisini karadan yapılan top atışıyla batıran subayımız Mustafa Ertuğrul Aker’den bahsetti. Bu kahraman, sonrasında Kemer açıklarında Fransız gemisi Paris’i de batırmış. Ve bu yaşadıklarını “Ben Bir Türk Zabitiyim” adlı kitabında kaleme almış. O an içimden şöyle geçti: “Tarihi kitaplardan değil de bu topraklardan okumak ne tuhaf bir his…”
Yol boyunca dikkatimi en çok çekenlerden biri de toprağın rengi oldu. Kızıl bir parıltıyla göz kırpan bu toprak, meğer demir açısından zenginmiş. Su ile buluşunca oluşan demir oksit sayesinde bu renge bürünüyormuş. Doğa kendi kimyasını sanata çevirmiş anlayacağınız.

Patikaların kıvrıldığı her noktada, birdenbire karşınıza çıkan yıllanmış ağaçlar vardı. Gövdeleri zamanın yükünü taşıyan bu devlerin gölgesinde soluklanırken düşündüm: 2000 yıl önce kim durdu burada? Belki bir anne, hasta çocuğunu yakındaki şehre yetiştirmeye çalışıyordu. Belki savaşın ortasında umuda yürüyen bir ailenin ayak izleriydi bunlar. Belki de bir Likyalı filozof, taşlara baka baka ömrü sorguluyordu… Bu yürüyüş, yalnızca bedeni değil, zihni de yollara düşürüyor.
Zaman zaman karşımıza çıkan sarnıçlar, dağlara kazınmış kaya mezarları ve ansızın içinden geçiverdiğimiz antik kentler… Likya, sadece bir medeniyet değil, bir ruh. O mezar taşlarına oyulmuş özgürlük tutkusu, antik tiyatroların taşlarında yankılanan kahkahalar, o sarp kayalıklarda bile kendine yer bulan mimari deha… Her biri insanı hem hayran bırakıyor hem de mahcup ediyor. Çünkü onlar, 2000 yıl önce yapmış, biz hâlâ yap-bozla uğraşıyoruz.
Likyalılar özgürlüklerine öyle düşkünmüş ki, Xanthos’ta Pers kuşatması sırasında teslim olmak yerine şehri ateşe vermişler. Herodot’un anlattığı bu trajik hikâye, insanın tüylerini diken diken ediyor. “Ölürüz ama boyun eğmeyiz” demişler… ve gerçekten ölmüşler. Bu bana kurtuluş savaşında ‘’Ya istiklal ya ölüm’’ diyen dedelerimizin tam da bu toprakların çocukları olduğumuza dair kardeşliğini hatırlattı. Bu kadar güçlü bir duruş, tarihte başka yerde görülmez.

Yolumuz Myra Antik Kenti’ne ulaştığında tarihin ete kemiğe bürünüşünü izledik. Kaya mezarları ve etkileyici Roma tiyatrosu hâlâ ayakta. Sahnesi iki katlı, oturma sıraları hâlâ insanın içine konuşuyor gibi. Sanki gözlerini kapasan, bir Likya tragedyası başlayacak. Serdar’ın sesi öyle bir yankılanıyordu ki sanki etrafa emirler yağdırarak orada bulunan konsillere söz anlatan bir Likya generalini anımsattı.
“Bir yolculuğun sonunda, başladığınız kişiyle aynı kalmazsınız.”
Likya Yolu bana bu sözün ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Her adımda biraz daha içime döndüm, biraz daha geçmişe yaklaştım. Tarihle yürümek kolay değilmiş. Hem gözlerinizi hem yüreğinizi açık tutmanız gerekiyor.
Yorgun dizlerinizin sizi çıkardığı o patikada, hâlâ içimde saklı o tarifsiz hissi hissetmeyenler olabilir. Ancak bu uzun yolculuğun gerçek büyüsünü kavramak için tek bir anahtar yeter: Sevgi.
Her adımda etrafınızı saran dünyaya sevgiyle bakın. Kavurucu bir öğle güneşinde yüzünüzü okşayan serin esintide; kurumuş yaprakların nazlı fısıltısında, dağın doruğunda, dostlarınızla paylaştığınız kahvenin dumanında; sohbetin

kelimeleri arasına sinen içtenliğinde…
Her birinde, sevginin kapısını aralayan bir pencere gizlidir. Tepeden aşağıya süzülen manzaranın gözlerinize dolan ihtişamında; yalnız başınıza konakladığınız çınar altının serin gölgesinde…
İşte orada, sevgiyle birleşen nefesiniz size ilhamın yol haritasını sunar.
Unutmayın: asıl yolculuk, yeryüzünde attığınız adımlar değil; kalbinizden sevgiyle taştığınız anlarda başlar.
Bu yolculuğu yaşama fırsatı verdiği için Tanrı’ya minnettarım.
Ve elbette, her adımımda yanımda olan, manzaranın ötesinde derin sohbetiyle ruhumu besleyen sevgili kardeşim Serdar Bora’ya kalpten teşekkür ederim. Onunla yürümek, sadece mesafe değil, anlam da kat ettiğimiz bir deneyimdi. Yeni keşiflerde tekrar bir arada olmak dileğiyle…
Son olarak… Bu yazının sizlere ulaşmasına vesile olan Vox Estetik dergisine ve emeği geçen herkese yürekten teşekkür ederim.
Ve şimdi…
Gözlerinizi kapatın. Rüzgârı hissedin. Toprağın kokusunu duyun. Belki bir gün, siz de bu yolu yürür, tarihle selamlaşırsınız.




